Uçağınız Mardin Prof. Dr. Aziz Sancar Havalimanı’na indiğinde ilk hissedeceğiniz şey, taze ot ve baharın yeni açan, binbir çeşit çiçeğinin kokusunu taşıyan rüzgardır. Mardin ovasından gelen rüzgar, bu mevsimde yüzü okşar gibi dokunur. Şehir, ovanın üzerinde heybetle yükselir. Sarı taşlar güneşte parıldar, evler birbirinin üzerine yaslanmış, yüzyıllardır birbirinin derdini yüklenmiş gibi ağır. İnsan bu ilk görüntüde bir adım geri atar, derin bir nefes alır. Mardin, kendini anlatmak için acele etmez. Sizi bekler, sizi izler, sonra yavaşça içine alır.
Sabah erkenden sokağa çıkıldığında şehir henüz tam olarak uyanmamıştır. Fırıncı Ali Usta’dan mis gibi kokan, yeni çıkmış, sıcacık ekmeklerden iki tane alınır. Sıcaklığını hissederek burnunuza yaklaştırılır ve derin derin içinize çekilir. Buğdayı yetiştirip öğüten ve ondan ilk ekmeğini yapan ilk insanların yaşadığı hazzı alacağınıza eminim. Bizim zamanın Yoğurtçu Sofi Ekrem’inden yarım kilo koyun yoğurdu, üç baş peynir alır, çaycı Seydi’nin ahşap taburelerine kurulurduk. Alçak masanın üzerine gazeteyi serer, sabırsızlıkla çaylarımızın gelmesini beklerdik. Az sonra çaycı, dilimleyip kaynar suyla erittiği peynir ve çaylarla gelirdi. Şekerli çay, sıcak ekmek, şanslıysak birkaç Derik zeytini, erimiş taze peynir ve koyun yoğurdu. Peynir ve yoğurttan cümle Mezopotamya’da yetişen her otun, çiçeğin kokusunu ve tadını aldığımı söylesem, abartmış olmam.
Güneş, Tur Abdin dağlarının ardından süzülür ve taşları altın rengine boyar. Dar sokaklarda yürürken ayak sesleri taş merdivenlerde yankılanır. Bir güvercin sürüsü ansızın gökyüzüne yükselir. Deyrülzafaran’a giden toprak yolun kenarında badem ağaçları çiçek açmış durur, beyaz tomurcuklar sabah ışığında titreyerek serilir her yana. Zeytinliklerin arasından yükselen toprak kokusu, o sabah saatlerinde dünyanın en saf kokusu gibi gelir insana. Derken, Suriye üzerinden küçük kara bir bulut gibi kırlangıç sürüsü çıkagelir. Cıvıltıları bir anda şehrin üzerini kaplar. Yuva yapacakları çatı altlarına veya balkonlara hızla girer girer çıkarlar. Sıcak coğrafyalardan biriktirdikleri, söyleyecekleri çok şey vardır.
Çarşının gürültüsünden ayrılıp birkaç adım atıldığında Kasımiye Medresesi kendini gösterir. 15. yüzyıldan kalma bu yapı, Mardin taşının en olgun haliyle yükselir. İnce oymalı kemerleri, geometrik süslemeleri ve avlusunun ortasında sessizce akan havuzuyla zamanın dışında bir köşe gibi durur. Havuzun akışı doğumdan ölüme bir hayatın evrelerini sembolize eder. Yüzeyinde gökyüzü yansır, dalar gidersin oracıkta. Medresenin taş sütunlarına yaslanıp yukarı bakıldığında, yüzyıllarca burada okuyan öğrencilerin sesleri sanki taşların arasında hâlâ dolaşıyormuş gibi gelir insana. Rüzgar avluya girdiğinde, kemerlerin arasından geçerek hafifçe uğuldar. Bu ses ne tam bir sessizliktir ne de bir gürültü, tam kıvamında, tam da Mardin’in kendisi gibi bir yerdedir. Oradan aşağıya, Kızıltepe’den Ceylanpınar’a, oradan Rasulayn’a kadar göz alabildiğine yemyeşil bir okyanus uzanır. Nisan yağmurlarıyla başkaldıran kırmızı gelincikler yakamozlar gibi yeşilin üzerinde dalgalanır dururlar.
Deyrülzafaran Manastırı’na yaklaşıldıkça zaman farklı akar. Manastırın taş avlusunda ayaklar kendiliğinden yavaşlar, sesler alçalır. Sarı kesme taşların üzerinde asırlık yosunlar vardır. Rüzgar, açık kapılardan içeri girip çıkar sessizce. Avlunun köşesinde bir nar ağacı dimdik durur, dalları yaprakları açmış, tomurcukları şişmiş. İnsan bu avluda durur, etrafına bakar ve şunu anlar: buradaki taşlar yalnızca yapı malzemesi değil, birer tanıktır. Her birinin içinde bir ses, bir dua, bir nefes gizlidir.
Öğleden sonra çarşıya inilir. Bakırcıların çekiç sesleri sokağa taşar. Kahve satıcılarından yükselen kesif koku yavaşça dağılır. Bir tezgâhta baharatlar renk renk dizilmiş durur. Kırmızı biber, karabiber, nane, kekik… Yaşlı bir adam dükkânın önünde gümüş tel büker, gözlerini işinden ayırmaz. Türkçe, Arapça, Kürtçe ve Süryanice kelimeler birbirine karışır. Bu dil cümbüşü kulağa tuhaf gelmez, aksine bir melodi gibi çöker üstüne. Elde tutulan bir fincan Mardin kahvesi ısıtır avuçları. Acı ve yoğun, tam da bu şehir gibi.
Akşam, şehrin en yüksek noktasından ovaya bakılır. Işıklar aşağıda titreşir, yıldızlar yukarıda alışılmadık bir yakınlıkla parlar. Rüzgar serinlemiştir, şal omuzlara düşer. Mardin bu saatte daha çok kendisidir: Işıktan inci bir gerdanlık gibi ovada uzanır. Sessiz, ağır, zamansız. İnsan orada oturur ve anlar ki bu şehir bir hafta sonuna sığmaz. Mardin, bir kez girilip çıkılan bir yer değildir. İçinde bir şeyler bırakır, ya da sizden bir şeyler alır, tam olarak hangisi olduğunu söylemek güçtür.
26.04.2026

Yorumlar