Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Indian Rahul's Golden Dream

Once upon a time, there was a man living in the narrow and impoverished streets of Varanasi, by the banks of the Ganges River. His name was Rahul. Rahul lived with his wife and three children in a shabby mud-brick house.  Every day, to provide for his family, he would go down to the river and sift through the waters, hoping to find small particles of gold. Since the river had carried rich soils for centuries, he believed it might also carry gold. And he wasn’t wrong in his thinking. Though not every time, occasionally, a few specks of gold would wink at him from the bottom of his sieve, buried in the mud.  With great joy, he would wash them and place them in his pouch. Then, after thoroughly cleaning his tools, he would head home. Once he had saved enough, he would melt the gold and turn it into two separate sheets. His wife and children would watch from afar with great curiosity as he melted the gold and poured it into the mold. After cooling the sheets, he would polish them ...

SÜMER MEDENİYETİNE SON VEREN İLK GÖÇÜN HİKAYESİ

Sümerliler Orta Asya'dan Mezopotamya’ya göç ederek gelmiş bir kavimdi. Yerleştikleri güney Mezopotamya'da, Dicle ile Fırat'tan gelen bereketin kudretiyle üstün bir medeniyet inşa ettiler. Zenginleşen halk dünyevi zevklerden payını almak istedi. Kimi artık tarlada çalışmak istemedi. Kimi çobanlığı küçümser oldu. Bazı insanlar, çoban ve amele ihtiyacını karşılamak için, ülkenin kuzeyinden gelen Akadların Sümer topraklarına girmelerine izin verilmesinin uygun olacağını düşündü. Onlara kapılarını açıp iş verdi. Bu göçün ülkeye zarar vereceğini ileri sürenler de, bir süre sonra karın tokluğuna çalışan bu kölelerin varlığını kanıksadı. Akadlılar, kuzeyden gelen göçebe bir halktı. Yurtları kuraklıkla kavrulmuş, yıllardır süren kıtlık, halkı yaşam mücadelesine itmişti. Göç ederken Sümer’in bereketli, sapsarı ovalarına ulaşacaklarını hayal ediyorlardı. Bu toprakların zenginliği onları düşman ya da istilacı olarak değil, göçmen olarak getirmişti. Onların amacı savaş açmak değil, çalı...

TARİHTEKİ İLK FAİZCİ SÜMERLİ ANUKİ'NİN HİKAYESİ

Sümer Şehir Devletlerinin hüküm sürdüğü Mezopotamya’nın verimli topraklarında, Fırat nehrinin kıyısında, Anuki adında bir çiftçi yaşıyordu. Anuki, Ur şehrinin en gözde ve en bereketli tarlalarına sahipti. Her yıl tarlasında buğday ve arpa eker, güneşin kavurduğu topraklardan alın teriyle mahsul toplardı. “Bunlar hep çocuklarımın geleceği için!” diyerek, eline aldığı başakları göğe doğru kaldırır, tanrılara şükrederdi. Çalışmayı sevmeyen, tembel üç oğlu vardı. “Matematik sevmezsiniz, okulu istemezsiniz, tarlada çalışmazsınız! Ne olacak bu gençlik, ah ah!” diye diye tek başına her işe koştururdu.   Topraklarını ve mallarını kaybetmekten çok korkuyordu. Çünkü bu zengin topraklar, yalnızca çiftçilerin değil, eşkıyaların ve açgözlü hükümdarların da ilgisini çekiyordu. Topladığı buğdaya el konulması korkusuyla Anuki, sürekli endişe içinde yaşıyordu. Bazı geceler ambarda buğday çuvallarının arasında yatıyor, sabahlara kadar gözüne uyku girmiyordu. “Buğdayı elde etmek bir dert, onu muhafaz...

DOKTOR OLMAK İSTEYEN YOKSUL ALİ'NİN GERÇEK HİKAYESİ

  Okulların açılmasına bir hafta kalmıştı. Ali'nin yaz boyunca çalışarak biriktirdiği parayla kırtasiyeye gitme zamanı nihayet gelmişti. Havanın hafif serinlediği, sonbaharın yaklaştığını hissettiren bir sabah, Ali'nin yüreği kıpır kıpırdı. Elinde sımsıkı tuttuğu paralar, nasır tutmuş ellerinin arasında sıcak bir umut gibiydi. Yaz boyu, Çukurova’da, güneşin kavurduğu tarlalarda çalışmıştı. Ardından ailece Sakarya'ya domates toplamaya gitmişlerdi. Tozlu yollarda ter dökmüş, hayallerine ve umutlarına tutunup ayakta kalabilmişti. Okumak, doktor olmak istiyordu. Fakirlik kötü bir şeydi. Başkasının önlüğünü giymek, başkasının ayakkabılarını giymek, pantolonundaki yamaları saklamak istemiyordu. Sekiz çocuğa bakmak kolay değil, diyordu babası. O zaman Ali de çalışacak, kendi ihtiyaçlarını kendisi alacaktı! Gözleri hep vitrinlerdeki ayakkabılarda, rengârenk çantalarda, süslü defterlerdeydi. Kırtasiyeye vardığında, vitrine uzun uzun baktı. Şehrin kalabalığına karışıp gitmeden önce, ...

BABİL KRALI HAMMURABİ İLE ADALET ARAYAN PURAT'IN HİKAYESİ

  Babilliler, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte uyanır, Nil'in doğusunda, Mezopotamya'daki geniş ovaya yayılan krallıklarının bereketine şükrederlerdi. Şükürlerinin sebebi, içlerindeki tüy gibi hafif olmalarını sağlayan güven ve huzurlarıydı. Güven ve huzurlarının kaynağı her bireyin müreffeh bir yaşam sürmesiydi. Refahın anahtarı yine ülkedeki adalet ve hukuk sistemiydi. Çünkü adalet her şeyin başıydı. Ülkedeki ticareti, ekonomik ve sosyal çarkı bu güç döndürüyordu. Aksi taktirde eşkıyaların kol gezdiği, hükmün olmadığı bir coğrafyada kim neden ticaret yapsındı ki? Günün birinde, küçük bir kasabada, yaşlı bir çiftçi olan Purat, başını ellerinin arasına almış, üzgün bir şekilde evinin önünde oturuyordu. Yıllardır ekip biçtiği tarlasındaki mahsul, komşusu tarafından çalınmıştı. Geçen yıl biriktirdiği tüm gümüşlerini ve altınlarını da yine aynı adam zorbalıkla ondan almıştı. Eli sopalı beş oğluyla istediği her zorbalığı komşularına yapabiliyordu. Adaletin olmadığı bu yerde, kime g...

Demreli Aziz Nikolas ve Altın Kuşun Hikayesi

  Demre, Toros Dağları'nın eteklerinde, Akdeniz kıyısında yer alır. Kuzeyde dağlarla çevrili olup, güneyde Akdeniz'in berrak ve mavi sularına açılır. Şehrin hemen dışında, portakal ve nar bahçeleriyle çevrili geniş düzlükler bulunur. Zeytin ağaçları, narenciye bahçeleri, defne, keçiboynuzu ve çam ağaçları, Demre’nin doğasında önemli yer tutar. İlkbaharda her rüzgar estiğinde, her yer limon çiçeği kokar. Bu bitki örtüsü, dağların eteklerinden kıyıya kadar uzanır ve göz alabildiğine her yeri çiçeğe, yeşile boyar.        Demre'nin kuzeyinde Toros Dağları yükselir. Dağlar, ormanlarla kaplı yamaçlara ve derin vadilere sahiptir. Bu dağlar, bölgeyi iç kesimlerden ayıran doğal bir sınır oluşturur. Özellikle kireçtaşı yapısına sahip olan dağlık alanlar, birçok derin vadi ve mağaralar barındırır.      Demre, Akdeniz kıyısındaki sulak alanlarıyla da dikkat çeker. Bölgedeki küçük çaylar, denize dökülmeden önce deltalar ve küçük bataklıklar oluşturur. Bu alanl...

KAYIP HAZİNEYİ ARAYAN HABİR EL BAĞDADİ'NİN HİKAYESİ

Ürdün'ün sıcak ve kurak arazisinde Wadi Rum diye bir yer vardı. Wadi Rum'un diğer adı Ay Vadisiydi. Petra'ya üç günlük mesafedeydi. Kum taşı ve granit kaya içinde oluşmuş bu vadi içinde, ülkenin ikinci yüksek dağı olan Rum Dağı ve Bilgeliğin Yedi Sütunu olarak anılan bir tepe bulunuyordu. Wadi Rum'un gölgesinde, bir bedevi çadırında    Habir adında bir adam yaşardı.   Habir, Bağdat'ta varlıklı bir tüccar iken kervanları yağmalanınca, kısa sürede tefecilere borçlandı ve her şeyini kaybetti. Elde avuçta bir şey kalmayınca iki eşi ve çocukları onu kapı dışarı etti. Elinde, Harut ile Marut'un yazdığına inanılan, atalarından kalma bir kitap, Roma Ordusunun hazinelerinin gömülü olduğu yeri gösteren bir harita ve büyü formüllerinden başka hiçbir şey yoktu. Üç yıldır bu bölgede araştırmalar yapıyordu. En büyük hayali, Ürdün’ün derinliklerinde, kumların altında gömülü olduğu söylenen büyük Roma hazinesini bulmak, yeniden çok zengin olarak kendisine sırt çevirenlerden int...